Showing posts with label kurmaca. Show all posts
Showing posts with label kurmaca. Show all posts

July 21, 2007

If you ever run across a bear...

The bears are extremely curious animals. They generally avoid contact with humans yet they might get close in search of food, especially during their food frenzy in fall before they hibernate. Bears can be dangerous and attack in cases when they are protective of their siblings or if they are wounded.

If you ever run across a bear

  • don't run; you won't have any chance. Bears are faster and stronger than you, and they can climb trees. Even if you manage to climb a tree, the bears are known to be patient. And running will only trigger bears' curiosity.
  • stand still and try to create noises, for example by using two stones: bears are afraid of avalanches, the trembling of the earth beneath their feet and falling of the rocks and soil. Who doesn't fear that if one lives on the mountains?
  • you can play dead if you are good at it. Still, the bear might check whether you are really dead or just pretending, they are just smart.

July 7, 2007

circles on the water

I watch the drops dripping on the surface of the water. they form circles and then the circles merge to create other circles, and they tremble and they tremble me. I extend my hand to touch the surface which looks like solid and put my finger just above the water and the line of the surface bounds with the touch, my finger still dry. I look closer as the circles fade and as reflection of the sky with white clouds on the surface gets clear, the visage of my face enters the frame, so distant, so mysteriously real.

July 30, 2006

Death of Distance

Günün ilk ışıklarıyla şarkılarına başlayacak olanlara imreniyorum. Yaşlı bir kuş gibi yüreğim, suskun. Neşenin parıltıları düşmüş kanadından. Şarkının ilk dizesini unutmuş, sonrasını getiremiyor. Kimbilir hangi havai fişeklerinden ürkmüş, ürktüğü için seyrine varamadığı.

Hiçbir yere gitmeksizin yürüyorum. Sokaklar belirsizce birbirine bağlanıyorlar, ağaran gökyüzü gece lambalarından sızan ışığı körleştiriyor. Tepeden aşağıya yılan gibi kıvrılarak inen dar sokağın son dönemecinde ıhlamur karşılıyor uzaktan, tüm geçmiş baharlarımı yüklenmiş. Bu bahar da geçmekte, havada asılı ıhlamur kokusu gibi.

Yollar birbirine bağlanarak uzanıp gidiyorlar önümde, mesafeyi kısaltmaksızın.

Mesafenin ölümü, neyin ölümü?
Mesafenin ölümü, neyin başlangıcı?

July 1, 2006

bowl in the fishes

nothing more complicated than a full bowl of water and two fishes running away from each other. one fish is yellow, the other is blue. they turn their backs to one another and see the reflection of the other. the reflections are intimidating, they stand next to the image of the self two fishes in a bowl and their lunatic movements. the dull gaze of the outsiders. they don’t hear the music inside. they don’t hear the rhythm of the synchronic movements of the fishes’ tails. the bowl is just small, but it is full of water, blue water, blue as the sky above. and the rain falling from the sky, bounces back from the surface. it doesn’t move the water though, it doesn’t create any shivering. so the reflections stand still, though there is the sky falling, and the rain falling, and big drops falling. the bouncing rivers of water are running down around the bowl. the bowl full of water, and the bowl is water, inside is water, all water, and the outside is all water.

May 14, 2006

blue ghost

Hayalet öykümün parçaları kafamda bir novellaya doğru devşirilirken, iki ayrı anlatının paraleliğini tasarlamaya başladım. İki farklı anlatının koşutluğu fikri beni metinlerin koşutluğu, ve ordan da koşutluğun kendisi üzerine düşünmeye sürükledi. Aslında koşut akan iki metin ne kadar koşut (yani paralel) olabilir ve olmaları gerekir mi, dahası gerçekten çakışmayan iki metin niye yanyana dursunlar, ya da paralel metin lafı yalnızca çift dil basılmış metinler için mi kullanılır ve orda da bahsettiğimiz metinler ne kadar koşuttur...
Hikayelerin bir-aradalıklarını koşut olmalarıyla tanımlamam işe yaramıyor gibi görünüyor, nerede koşut, nerede benzer olduklarını, nerelerde çakıştıklarını (henüz) bilmiyorum. Üstelik bir tanesine hayalet hikayesi demek de zor, şimdilik öyle olduğunu varsaymak işime geliyor.
Yazma sürecine dair yazmanın, esas yazıya dair alınan notların (belki işte burda, esas yazı ile onun tasarlanmasına dair alınan notların en azından kronolojik bir koşutluğundan bahsedilebilir) ilginç bir yanı varsa, yazanın o notlardan ne kadar bağımsız kaldığını görebilmesidir belki de.

Ortaya çıkacak olmasını umduğum "şey"in, tanımlamalarıma ve benzetmelerime meydan okumasını umuyorum.

Bir yazma günlüğüne dönüşen bu yazıya, bir yazma-eşliği parçası (adı) eklemeli:
There is a ghost - Marianne Faithfull

ve elbette bir de fotoğraf


Fantome Bleu Fantôme bleu (koşut ad: Blue Ghost) Pascal Renoux

March 10, 2006

the lost village

once upon a time, there was a village across the ocean on a hill, bending towards the other horn of the bull, before the earth was round like it is now. the village was called the Hollowland because every one in this village was born with a birthmark on the belly. The shape and the color of the mark was not at all similar in everyone, but once looked closely, it was not very hard to notice that the natal scar was in fact a hollow, inversed inside the body.

after the Flood, as can be imagined, the people of the village has dispersed through all directions on the planet, as they were few in numbers, they settled with others, raised families and hid their unique marks reminding them their homeland now submerged under the dark blue ocean. then winter came, and then the spring, and summer and then winter again. many winters passed, seasons followed one another and so the generations. the grandchildren of hollowpeople has lost their trace in their memories of a long forgotten village bending towards the edge of the earth. but once in a while, the hollow grows bigger, grips the body from within, burns the flesh like a concave volcano, leaving behind no visible scars, only the birthmark which looks like a dark mole.

January 25, 2006

the dream of the white rabbit

the hill under the heavy thunder was trembling and appearing once again while the little rabbit was running furiously to cover himself. zigzagging his way down toward the forest and up again to the rocks above, it was the end, the end to dreams, daydreams, mysterious dreams, sceptic dreams, overt and obscure dreams. because of the lightning, the jumping rabbit was appearing once white once gray, and once snow white again on his feet up in the air. the ground was dumpy, the soil was vomiting the water, the plants have drown already. will the ship of Noah pass by, will it come to rescue? or has it already passed, between two lightnings? or is there still time, time to suffer, until the rabbit can jump no more, soaked all in water, too heavy to move?

November 10, 2005

Sıradan günlerin sonuncusu

O sabah uyandığında gözlerini daha tam açmadan yataktan atlayıp pencereye koştu ve camı açıp kuru soğuk havayı ciğerlerine çekti. Uzun zamandır ilk defa uyandığına lanetler okumuyordu, uçucu sarıcı leylak düşlerden bu dünyaya fırlatılmış gibi hissetmiyordu. Bu sabah uyandığında ne istediğini biliyordu: hayatında radikal bir değişik yapacaktı, ve bunu hemen yapacaktı. Evet, evet! Hemen! Kararını vermişti.

En yakın hastanedeki en kıdemli doktordan randevu aldığı telefon almacını yerine bıraktığında hayatında yepyeni bir sayfa açtığını, bu temiz başlangıcın ise pek çok heyecana gebe olduğunu duyumsadı derinlerden. En yeni kıyafetlerini giyip sokağa çıktı ve son kere sıradan bir insanın gözleriyle kelleşmekte olan ağaçlara, yoldan geçen arabalara, işlerine koşturmakta olan insanlara baktı. Birden etrafındaki hareketler hızlandı, otobüsler hızla durağa yanaşıyor, yolcularının bir kısmını boşaltırken yenilerini yüklenip aynı hızla duraktan uzaklaşıyorlardı. Her şey hızlanmıştı, insanlar da hızlanmıştı; kaldırımda, yaya geçidinde ardlarında çizgiler bırakacak kadar hızlı yer değiştiriyorlardı. Meydanda birbirlerine karışıyorlar, ışıklarda bir an durup sonra hızla karşı kaldırıma akıyorlardı. Aralarından birine gözünü dikip izlemeyi denedi, beyaz mantolu bir kadındı bu, sol omzunda gülkurusu rengi sentetik bir çanta asılıydı. Büfelerin önünden hızla kayarak kaldırım kenarında durdu, yanan yeşil ışık ile birlikte aralarına karıştığı diğer insanlarla karşıya geçti ve meydanın diğer tarafına doğru gözden kayboldu. Bu izleme sadece birkaç saniye sürdü. “İnsan hareketlerinin düzensizliği ne kadar şaşırtıcı” diye geçirdi aklından, yarattıkları düzensiz, birbirlerini kesen, kesişen izleri izlerken.

Bekleme salonuna vardığında etrafındaki hızdan başı dönmüş, nefesi kesilmiş, ter içinde kalmıştı. Sanki koltuklar da hareket edecekmiş gibi koltuğun omzuna eliyle dayandıktan sonra oturmaya cesaret edebildi. Etrafındaki oturanlara baktı, masada bilgisayar ekranın ardındaki hemşireye döndü, henüz kimse hareket etmiyordu, neyse ki. Çalan telefonu yanıtladı hemşire, “sözlerini anladığıma göre burası normal hızda.” diye geçirdi içinden. Koridora bakan kapılardan ortadaki açıldı ve hemşire adını seslenerek eliyle içeriye girmesini işaret etti. Dahiliyeci orta yaşlı, göbekli, pembe yanaklı bir adamdı. “En kıdemlisi buysa demek ki geri kalan doktorlar çok genç olsa gerek.” Derdini dinleyen babacan pembe yanaklı Dahiliyeci, yanlış doktordan randevu aldığını, konunun Dahiliyeyle yakından uzaktan ilgisi olmadığını söylerken gayet samimi bir ifadeyle gülümsüyordu, en iyisi Kardiyolojiye danışmalıymış.

Kardiyolog ise pek ciddi ve bilmiş görünmekle birlikte işini ciddiye alan gençten bir adamdı. Hastasını uzun uzun dinledikten ve karşısındaki hastadan şüphesi olmamakla birlikte odasına girmiş olan tüm hastalarına yaptığı standart muayeneyi bitirdikten sonra çenesini uzatarak: “Ama siz hasta değilsiniz. Görünürde hiçbir sorununuz yok ama şikayetleriniz varsa daha yakından incelemek için çeşitli testler yapabiliriz.” dedi. “Benim bir şikayetim yok zaten doktor Bey, ben yalnızca isteğimi söyledim size. Ben metafor olmak istiyorum. Sizden önce de Dahiliyeciye göründüm, O da size gelmemi söyledi. Durum budur, benim bir şikayetim yok doktor Bey.” Doktor sözlerinin bitmesini beklemeden kaşlarını çatmış, kafasını iki yana sallıyordu. “Olmaz, olmaz ama beyefendi, neden zamanımı boşa harcıyorsunuz şikayetiniz yoksa. Lütfen rica ederim, sizi kim yönlendirmişse hata yapmış, ne alakası var Kardiyolojiyle, kalbiniz sapasağlam, tansiyonunuz gayet normal. Başka herhangi bir şikayetiniz yoksa bir sonraki hastayı çağıracağım.” Hasta afallamıştı, “Ama, ama ben size hasta olarak gelmedim ki, … peki doktor Bey, kime görünmeliyim söylerseniz çok sevinirim.” Doktor yeni hastasını bir an önce içeriye almayı sağlamak üzere ayağa kalmış, aslında hasta olmayan bu sapasağlam adamın bir an önce odasından çıkması için bir kolunu adama doğru uzatarak kapıya yönelmişti. “Valla beyefendi, sizin talebiniz pek rastlanan bir durum değil, benim alanıma girmediğinden de gayet eminim. Olsa olsa nörolog yardımcı olabilir, madem Dahiliyeci Doktor arkadaş sizi bana yönlendirmiş, siz bir an önce bir nörologa görünün.” “Teşekkür ederim, kusura bakmayın Doktor Bey” deyip kendisini biraz önce köşedeki koltukta oturduğu bekleme salonuna attı.

Masanın ardındaki hemşire bu defa yüzüne uzun uzun bakarak çağırdı adını. Hasta bu üçüncü randevudan da sonuç alamazsa başka bir hastaneye gitmeye karar vermişti o sırada. Masasında bir önceki dosyaya notlar alan nörologun bir kadın olduğunu görünce canı sıkıldı biraz. Bir kadın ne anlar metafordan, metafor olmak istemekten acaba? Kadınlar akıllarından bile geçiremez böyle bir arzuyu, bırak ki anlasınlar. “Buyrun oturun lütfen.” dedi doktor başını kaldırmadan, muayene masasını göstererek. Adam gayet umutsuz, ama çıkıp gitmek için hemen bir özür bulmaktan aciz, basamağa basarak muayene masasına oturdu. Nörolog kalemi elinden bırakıp masasından kalktığında ise geldiğine pişman olmuştu. Hem de hamile bir kadın! Yaşamın kaynaklarına tüm kökleriyle bağlanmış bir varlık. Bu kadın nefes almaz ki, havayı solur, içine alır iştahla ve oksijenin tüm hücrelerine gittiğini hisseder. Ayaklarının ikisine birden basarak dengesini doğallıkla kurar, ağırlık noktasını çabucak bulur, sendelemez, tereddüt etmez. Ne nafile bir çaba, acaba hemen bir hastalık uydursa, uydurma şikayetlerini saysa mıydı arka arkaya. Hem biraz önce düştüğü küçük düşürücü durum sabahki cesaretini çoktan kırmıştı. “Buyrun, dinliyorum sizi. Şikayetiniz nedir?” Nörolog ayakta, adamın çaprazındaki masaya dayanmış, sakin gözlerle kendisine bakıyordu. Aklına uyduracak bir şikayet gelmeyen hasta gözlerini karşı duvardaki suluboya manzara resmine gözlerini dikip “Bir şikayetim yok. Nasıl söylesem bilemiyorum, yani sizden önce iki doktora daha göründüm, onlar da bir nörologa danışmamı söylediler. Benim bir şikayetim yok, daha doğrusu bir rahatsızlığım yok ama …” Nörolog sakinliğinde bir değişiklik olmaksızın aynı ses tonuyla “Buyrun, anlatın lütfen, dinliyorum.” diye cesaret verdi. Artık kaybedecek bir şeyi olmayan adam boğazını temizledikten sonra “Benim bir rahatsızlığım yok, yani bildiğim kadarıyla yok. Aslında yaşamımın geri kalanını bir metafor olarak sürdürmek istiyorum. Bu sabah karar verdim. Sizden istediğim de bu, başka bir şeyim de yok.” Kadın istifini bozmamıştı, bunu hayra mı yormalı hemen karar veremedi adam. Nörolog “Biraz erken değil mi?” diye sordu. “Efendim, anlayamadım?” “Yani sizce biraz erken değil mi bunun için?” “Neye göre erken anlayamadım. Hangi yaşa gelince olmalı bilemiyorum. Bunun bir sakınca olduğunu bilmiyordum.” “Yok öyle değil, yani, buna bu sabah karar verdiğinizi söylediniz. Kararınızı düşünmek için pek zamanınız olmamış. Bana gelmeniz erken olmuş demek istedim. Biliyorsunuz bu geriye dönüşü olmayan bir operasyon. Dolayısıyla çok iyi düşünülmeli.” “Geriye dönüşü olmadığını biliyorum, aslında bunu hiç düşünmedim çünkü kararımı verdim. Hayatımın geri kalanını bir metafor olarak sürdürmek istiyorum ve sizin de bana yardımcı olabileceğiniz umuyorum. Sizden önce de, dedim ya, iki doktora daha gittim ve Kardiyolog bunun pek alışılmadık bir durum olduğunu söyledi. Pek sık rastlanmasa da mümkün, değil mi?” “Elbette mümkün. Gayet de basit bir operasyonla gerçekleştiriyoruz. Yalnız zor olan operasyonun kendisi değil, sizin yeni halinize alışma süreciniz. Dolayısıyla bu operasyonu gerçekleştirmeden önce kararınızdan emin olmanız gerekiyor. Dediğim gibi geri dönüşü olmayan bir operasyon olduğundan bazı ön aşamaların üzerinden birlikte geçmemiz ve bu kararınızın kesinliğini değerlendirmemiz çok önemli. Ayrıca post-morfik travma dediğimiz atlatılması uzun ve sancılı bir travmaya girme olasılığı maalesef çok yüksek. Bunun için tüm önlemleri baştan, operasyon öncesinde almamız gerekiyor. Bunları sizi korkutmak için söylemiyorum, madem kararınızı almışsınız, riskleri de bilmeniz gerekir.” “Elbette, tabii ki.” “Şimdi sizi bir takım testlere sokacağım, sayıca çok değil, endişelenmeyin. Ama gayet ayrıntılı testler olacak, nasılsa acelemiz yok öyle değil mi? Ama önce şunu sorayım: Hangi metafor olmak istiyorsunuz?” “Efendim?” “Hangi metafor olmak istiyorsunuz? Yani yaşamınızın geri kalanını neyin metaforu olarak sürdürmek istiyorsunuz?” “Hmmm. Şimdi bu zor bir soru oldu. Buna hemen karar vermem gerekiyor mu?” “Maalesef. Operasyon temelde basit olmakla beraber, isteğinize göre bir takım küçük değişiklikler yapılıyor. Bunu belirleyen de sizin seçtiğiniz metafor oluyor. Örneğin güneş metaforu ile yıldız metaforu aynı bölgeye uygulanmakla birlikte birbirinden çok farklı operasyonlarla sağlanıyor. Bir metafor seçtiniz, öyle değil mi?” “Hayır maalesef henüz seçmedim. Aslında şimdi seçmem gerektiğini bilmiyordum. O yüzden tam anlamadım da, neden hemen sabitlemek gerekiyor? Varolanlar arasında bir seçim yapmak yerine ucu açık ve algılamaya dayalı bir metafor olmayı tercih ederdim. Şimdi böyle bir seçim yapmak çok zor geldi bana. Yani insanlar gelip de masa metaforu olmak istiyorum diye bir şey belirtmek zorundalar mı, örneğin?” “Masa pek iyi bir örnek olmadı galiba, yani kim sıradan bir nesnenin metaforu olmak ister ki? Öyle değil mi? Tabii, sizi yönlendirmek de istemem, belki de kafanızda gayet somut bir nesne vardır. Var mı?” “Hayır. Yani evet, masa örneği pek olmadı ama demek istediğim, örneğin, bilgi metaforu olmak istiyorum diyelim, buna şimdiden karar vermem biraz tuhaf geliyor bana. Neyin metaforu olduğumu başkalarının anlaması veya düşünmesi gerekmez mi? Baştan ‘ben bilgi metaforuyum’ demem metafor olmanın amacına aykırı gibi geliyor. Yanılıyor muyum acaba?” “Beyefendi testleri de bunun için yapıyoruz zaten. Neyin metaforu olmaya yatkın olduğunuzu ortaya çıkarıyor ve kararınız kolaylaştırmak, tabii operasyonun başarı oranını arttırmak için size bir takım seçenekler sunuyoruz. Testlerden önce bunu size sormamın nedeni, kafanızda belirlediğiniz bir metafor olup olmadığını öğrenmek istedim. Kimi zaman insanlar bünyelerinin kolay kaldırmayacağı ve dolayısıyla normalden çok daha riskli olan metaforlara karar vermiş oluyorlar. Oysa sizin böyle bir durumunuz yok anladığım kadarıyla. Ki bu da işimizi gayet kolaylaştırıyor aslına bakarsanız. Testleri olursunuz ve karşımıza bir liste çıkar, başarı oranı en yüksek olanları gözden geçirir, elbette uygulama olasılığı hepsinde aynı oranda çıkmayacaktır, başarı oranlarını da dikkate alarak bir seçim yaparsınız. Genelde izlediğimiz yöntem de budur. En sağlıklı sonucu da bu şekilde elde ediyoruz. Tereddüt yaşamanız gayet doğal, acele etmeye hiç gerek yok.”

Nörologun verdiği listedeki testleri olmak üzere laboratuara yollanan adam, iki saat içinde neyin metaforu olmaya yatkın olduğunu öğrenecek olmanın dehşeti içinde, ölüm cezasının nasıl uygulanacağı kararını bekleyen bir mahkum gibi hissediyordu. “Neyin metaforu olmak istiyorum? Hayatımı neyin metaforu olarak sürdürmek istiyorum? Neyin metaforu? Neyin metaforu?” diye söylene söylene indi merdivenleri.